17 Ağustos 2011 Çarşamba

Bir Zamanlar

Bundan çok önce bi kısa hikaye yazmıştım sözlüğün birinde. İstanbul içindeki bi aşkı anlatıyordu.

"sevipte kavuşamayanları simgeleyen bir şehirdir.

boğaz'ın iki yakası asya ve avrupa birbirine aşıktır. avrupa teknolojiyi yakından takip eden entelliğin mına koymuş, gözlüklü, modern, giyimine özen gösteren erkek, asya narin ellerini tarlalarda toza toprağa bulayan, al yanaklı köylü güzeli...

kız kulesi görenin aşık olduğu, truvalı helen'e taş çıkaran, fıstık gibi bir hatun, galata kulesi mağrur, cesur, delikanlı bir abidir. bu ikisi de içten içe birbirlerine yanıktır.

ikisi de kavuşamaz ama. avrupa asya'nın gerdanına konduramaz öpücüğü, kız kulesi sarılamaz galata'ya. mecnun'la leyla, ferhat ile şirin hepsi hikaye hepsi ya birbirine kavuşur ya kavuşmadan aşkları söner ya da araya ölüm girer.

lakin benim bahsettiğim aşıklar kıyamete kadar öyle durur. ne bir adım ileri ne bir adım geri. inşallah kıyamet günü buluşurlar."

Ben beni Galata Kulesi yerine koyan gözümde, gönlümde Kız Kulesi olan bi kadın buldum. hikayedekinin tersine biz buluştukta. Bende çok sevdim. Çok hata da yaptım. Onun gözüne çok battı. Yüreğine çok oturdu. Bahanem ne olursa olsun yaptığım büyük hataların etkilerine birşey demedim. Diyemem de haksızken ama o hataların oluşturduğu ortamda en ufak şeylerde onun gözünde büyüdü. Onun yaptığı hataları ben büyütmemiştim çünkü kaybetmek istemiyordum. Tepkim ne olursa olsun ertesi güne aşkım diyerek başlamaya çalıştım ve başladım da. O bunu yapmadıkça sevgisinden yedi. O sevgisinden yedikçe gözündeki Galata Kulesi zamanla cılızlaştı.

Zaman geçti. En sonunda Sarayburnu'ndan Kız Kulesi'ni seyreden bi şarapçı oldu çıktı. Adını soranlara Sermest dedi ama sermestliğinin aşktan geldiğini söylemedi hiç.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder