Umur Bey 1800'elerin sonu, 1900'lerin başında yaşamış, dönemin büyük düşünürlerinden ama kendi halinde bir adamdı.
Öğretisi açık ve netti: Umursamamak
Gerçi Umur Bey'in hiç umrunda olmadı bunlar. Umur Bey statü atlama çabasına girmedi. Hem ne gereği vardıki ?
Ona göre hayat, küçük küçük sınavların oluşturduğu büyük bir sınavdan ibaretti. Tam anlamıyla böyleydi.
Sınav ise en kolayında bile bile bi kaybedenin olduğu savaşlardı.
Savaşın, kaybedenin olduğu yerde tam anlamıyla mutluluk yoktur.
Bu düşünce ile mutlu bir hayat, yaşamın kıyısında hatta bittiği yerde başlar.
Umur Bey'in adı da umursamazlığıda zaten burdan geliyordu. Böyle bi düşünce bataklığına saplanmış Umur'un umursamazlığı öyle boyutlara ulaştık ki düşlediği mutluluğu uğruna ölüme kalkışmıyordu. Öylesine yaşıyordu. Ölüm de yaşam da umrunda değildi. Kazanınca sevinmeyip, kaybedince üzülmüyordu. Hiç birşey onu tatmin etmiyordu. Çünkü ortada tatminsizlik yaratacak bi beklentisi yoktu.
Umur Bey Venedik'te yaşıyordu. Oraya nasıl gittiği ise herkes için soru işaretiydi. Bir takım rivayetlere göre Umur Bey gece rüyasında nehrin ortasında bir sandalda olduğunu görür ve gözünü açtığında Venedik'te uyanır. O günden beride ermiştir kendisi. Gerçi bunu yalnız ardında kalanlar bilir ama onun pek umrunda değildir. Zaten onun yaşadıklarını ertesi gün o Venedik'teyken anlatan halkın rivayetine ne kadar güvenilir meçhul ama adı üstünde rivayet işte.
Venedik'te sandalda uyanan Umur Bey yüzme bilmezdi. Durum çok vahimdi ama o Umur Samaz'dı. Sandalıyla yanaştığı boş binalardan birinin dibine demir attı ve oraya yerleşti. Kimse de yadırgamadı. Oda Venedik'i yadırgamadı. her gece sandalda uyudu. Uyandığında elini yüzünü yıkadı. Gece konduğu binasına girer. Akşam vakti çatıya çıkıp ayı izler. Gece tekrar sandalına dönerdi.
Hayatı bu rutinde devam etti. Yıllar yılları kovaladı. Bir gece Umur Bey uyumak için sandala inmedi. Çatıdan ayaklarını sarkıtmış vaziyette, yine aya bakarak yavaştan uyuklamaya başlamıştı. Yavaş yavaş gözleri kapandı, olduğu yerden kaydı ve ilk kez o gece göğe değil de nehire bakmış oldu. Orda çok güzel bir yansıma vardı. Ay vardı, yakamoz vardı ve o da nesi...-"Sen ne yapıyorsun sersem !"
Esmer bir kız... Uzun saçları boyanmaktan biraz yıpransa da lisede çok güzel ve sağlıklı saçları olduğu belli oluyordu. Hatta belki lisede "Blendax Güzeli" olarak anılmıştır o yıllarda. Kahverenginin en güzel tonuydu gözleri. Dudakları ne itici olacak kadar kalın ne de yokmuş çasına inceydi. Güzeldi... İlk Bakışta bunlar çarpmıştı Umur Bey'in şu zamana kadar ama olan gözlerine. Sonra kulaklarında bir ses yankılandı. Karşı apartmanda oturduğunu tahmin ettiği ve şu zamana kadar neden dikkat etmediğini düşündüğü kızın yansıması sesleniyordu ona.
diyordu ki: Sen ne yapıyorsun sersem !
Hayatında ilk kez birşeyi ciddiye aldı. Kanalın içindeki suya değmeden tüm gücüyle haykırdı.
"Ne hoş bi sesin var esmer güzeli ama sersem demen çok koyd..."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder